17 Mart 2012 Cumartesi

Alp Zeki Heper’in ruhunu rahat bırakmalı belki



Alp Zeki Heper’in 46 yıl önce Danıştay tarafından yasaklanmış filmi “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” bu yıl 15-22 Mart tarihlerinde düzenlenecek, 23. Ankara Uluslararası Film Festivali´nde gösterilecekti. Günlerdir haber olarak veriliyor büyük bir mutlulukla…
Ancak dün kızı Aslı Heper, Ankara Uluslararası Film Festivali´ne noter aracılığıyla ihtarname gönderip filmin gösterimine izin vermediğini, aksi takdirde yasal yollara başvuracağını bildirdi.
Heper, “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri”nin negatifini Prof. Sami Şekeroğlu’na şu sözlerle emanet etmiş: ‘Bunu sana hediye ediyorum. Ama söz ver hiç kimseye göstermeyeceksin. Ömrüm boyunca sana güvendim. Vasiyetimdir, göstermeyeceksin.’ Böylece Şekeroğlu, vasiyete uyarak araştırmacılar ve kızı hariç hiç kimseye göstermemiş filmi. Ancak emekli olunca ünversiteye vererek, gösterim kararını üniversite ve varisleri karar versin diyor.
Ortada Heper’in böyle bir vasiyeti varken haddime düşmez ama ailesi de gösterime karşı çıkmalı gerçekten de. Heper, yani gerçek bir sanatçı ne kadar kırılmış ve üzülmüş kim bilir, sinema aşkı için yaşadığı maddi ve manevi zorluklar da ortadaydı.
Belki de en doğrusu Alp Zeki Heper’in ruhunu rahat bırakmak…
***
Alp Zeki Heper…
Alp Zeki Heper, neden bu kadar zorluk çekiyor; zihniyetle mücadele ediyor çünkü farklı olanı deniyor. Konvansiyonel sinemanın dışında deneysel sinemamızın ilk örneklerini veriyor.
Henüz 27 yaşındayken Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’ni çekiyor. Fransa’da sinema eğitimi alıyor.
Yani o bizim Bunuel’imiz oluyor ama oldurulamıyor,devam edemiyor.
***
1967’de Dolmuş Soförü, 1968’de Eşkiya Halil ve Kara Battal’ın Acısı filmlerini yazdı, yönetti ve kendi kurduğu şirket bünyesinde bu filmlerin yapımcılığını üstlendi. Bu filmler de sansürün hısmına uğrayınca sirketi kapatmak zorunda kaldı. 1975’te ise tüm filmlerini, resimlerini evinin önünde yaktı. Giderek akli dengesini yitiren Alp Zeki Heper, 1984’te yasamına son verdi.
(Yeres (der.), 65 Yönetmenimizden Yerlilik, Ulusallık, Evrensellik Geriliminde Sinemamız, s. 28)
Filmle ilgili Danıştay 12. Dairesinin 28-3-1967 gün E.966/7481, K.967/481 sayılı kararı şu
şekilde:
Dava konusu filmin bütünü itibariyle umumi ahlak ve adaba, aile müessesesinin kudsiyetine aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklandığı anlaşılmaktadır. Filmin bu sebeple yasaklanmasının yerinde olup olmadığının tespiti için Naip Üye nezaretinde yapılan incelemede bilirkişi Vedat Tanrı’nın 10-2-1966 tarihli raporunda (cinsel sorunların sinematografik yoldan ele alınmaya çalışıldığı filmde gösterilmesinde sakıncalı bir cihet görülmediği) bildirilmişse de; 3-1-1967 günlü ara kararımız veçhiyle filmin ayrıca heyet halinde görülmesi uygun görülmüştür. Sahneden görülen eserle; değişik yaş ve seviyede kimseye hitap edilmesi itibariyle, bunlarda, hususiyetle hukuka ve genel ahlak kuralları çerçevesi içinde ahlaka uyarlık aranması tabidir. Tezi olmayan ve aksiyonlarında ahenk görülmeyen bahse konu filmde; insan hayatı, adeta şuur ve şuuraltı ile sadece cinsi arzular üzerine kurulmak istenmekte; gizli kalması gerekli arzu ve hareketler parklarda, umuma açık yerlerde, hatta trafiğin en yoğun olduğu cadde ortalarında cereyan ederken görülmekte; marazi tiplerin sahneye aktarılan ıstıraplı ruh hali, ar veya haya hislerini rencide etmektedir. Konunun iddia edildiği gibi rüyada geçmiş birtakım kompleksleri ifadeye çağırmış olması, filmin tüm halinde seyredenler üzerinde bıraktığı izlere ahlak ve adaba aykırı olduğunu kabule mani değildir. Bu itibarla adı geçen filmin halka gösterilmesinin ve yurt dışına çıkarılmasının yasaklanmasında ‘Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne dair Nizamname’nin 7’nci maddesinin 6’ncı fıkrası hükmüne aykırılık görülmediğinden davanın reddine… 29-3-1967 günü oy birliğiyle karar verildi.’
Heper ise karar karşısında şöyle bir tepki veriyor: ‘Soluk Gece’de aşkla, yani özgürlükle baskıyı, şiddeti, işkenceyi karşı karşıya getirmeye çalışmıştım. Anılarla ilgili, zor anlatımlı olan bir filmdi. Sevginin, tutkunun, işkenceyi, baskıyı yok etmesini dilemiştim. Özgürlüğün delice bir sevgi olduğunu düşünüyordum. Öyle simgelemeye çalışmıştım özgürlüğü. Müstehcenlikle suçlandım. Altından kalkılması güç bir suçlamaydı bu. Sansürcülere göre delice sevgi üstüne kurulu bütün divan şiirimizi, Yavuz Sultan Selim’in, Baudelaire’in, Breton’un, Eluard’ın tüm şiirlerini toplatmak gerekiyordu. Delice sevgi üstüne kurulu bütün Çin ve Japon siirini yok saymak gerekiyordu. Şaşırmış kalmıştım.’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder